Kendi deyimi ile kıvranan bir adam gördüm, ufak tefek altmışlı yaşlarda. Biraz mahcup ve ürkek, oldukça uzak duygularını dile getirmekten. Ben ona pas vermiyorum, o da bana. Aynı çatı altında çalışıyor ve sadece uzaktan bir “Merhaba“.

Sonra dişlerden yoksun hali ile gülümsemeye başladı, ardından “Günaydınlar”, “Nasılsınlar ”. Bu adam, üç yıllık süreçte bende başka izler bırakan Demir abimdi. İlk olarak, yirmi yıl önce Bulgaristan’da, Türklere yapılan baskılar nedeni ile ailesini alıp gelen, inşaatlarda, ilkel şartlarda para kazanıp iki çocuğunu büyütmeye çalışan bir ailenin reisi. Bakmayın dişsiz olduğuna, oysaki diş teknisyenliğine denk bir statüde mesleki eğitim almış doğduğu yer Bulgaristan’da.

İstanbul’da tutunamayıp Kayseri’ye göçmüş ailesi ile yine zor bir yaşam ve anlatırken bile gözleri dolduğu, “o benim dünyamdı” dediği eşinin kansere yakalanması, kurmaya çalıştığı düzeni alt üst ederek tekrar Bulgaristan’a geri dönüşü… Ve eşinin iniltilerini, acı feryatlarını çocuklarına duyurmamak için yaptığı morfinleri, acıları, gözyaşları, kopup kayboluşları. Sonrasında Sibirya’ya kadar uzanan savrulmalar, iş ve para kazanma derdi, çocukların büyüklere emanet edilişi.

DSC_0097

Oğlu ve kızı kendi yuvalarını kurduktan sonra tekrar Türkiye’ye gelişi ile tanıdım bu yüreği güzel, komünist rejimin disiplini ile büyüyen ve o öğretilere sadık kalan Demir Abi’yi. Üçüncü yılın sonunda başlayan korkuları; “Hastalanırsam kim bakar bana“ , “ Bu kışı zor geçiririm”, “ Ya buralarda ölür kalırsam”… “Ben bakarım sana,” derken yalan mı söylüyordum bilmiyorum.

O’na 2016 yılbaşı gecesi için sürprizler hazırlamaya çalışırken ben, o yaptı sürprizi. Elinde otobüs bileti, “Ben gidiyorum “…

-Bu hayat tuhaf şey Leyla Hanım, kendini ve yaşamını heba etme, gez dolaş, oku, gülümse ve mutlu ol, dilekleri bir babanın kızına nasihatları gibi idi. Yanında olmayan kızının yerine koydu beni, kim bilir?

Ardından su dökmedim dönmesin diye, yorgun ve yaralı yüreği kendi topraklarında huzur bulsun diye.

Güle güle Demir Abi’m…